Cuma, Ocak 05, 2007

Düşünce Gücü
İnsan kendisinin en büyük düşmanıdır. Karşılaştığım sorunlu insanların hepsinin ortak sorunu şuydu: Bunların hepsi de farklı nedenlerle kendilerini ve hayatta başarılı olma kapasitelerini küçük gören, kendilerini sonuca götürecek doğru yollara düşüncelerini yönlendirmekte başarısız olan, hayatın kendilerine karşı olduğunu düşünen, oysa aslında kendi kendilerine karşı olan insanlardı. Kişi düşünce tarzını değiştirmeye istekli olup bilinçaltına yeni, bilinçli yönler verdiğinde yaşamında ani bir değişim oluyordu. Dış dünyadaki her şey düşüncenin kullanımı yoluyla halledilebilir. Anahtar Psikojenez dir. Yani her şey düşüncede başlar. Kendini yönetmede kullandığımız kural şu: Kişinin bilinçli olarak düşündüğü her şey bilinçaltını etkiler ve bu düşünce, içerdiği arzu ve güce göre gerçekleşir. Hepimiz bilinçaltımızı nasıl temizleyeceğimizi, bir gün gerçekleşmesini istemediğimiz düşünceleri oradan nasıl söküp atacağımızı öğrenmek zorundayız. Düşünce herşeydir. Hayatı oluşturan şeyler, düşüncenin sürekli değişen kreasyonlarıdır. Bilinçaltı, bedenin yapıcısı olarak bilinir. Bedenin fonksiyonlarının otomatik olarak yürümesini sağlar. Bilinç emirleri verir, bilinçaltı da uygular. Bilinçaltı her zaman mantıki kıyaslama denen yöntemi kullanır. Aslında hastalığın nedeni cereyanda kalmak değil, cereyanda kalınca hasta olunacağına inanmaktır. Finlandiya da insanlar sıcak saunalarda yıkandıktan sonra çıkıp karlarda yuvarlanıyor ve hastalanmıyorlar. İnsanlar, gereksiz sınırlamaları kabul ederek kendilerini hipnotize ederler. İnsanları kendi düşünce biçiminden başka hiçbirşey sınırlayamaz. İnsanlar kendileri için kurallar, yasalar koyuyorlar, sonra da bunların esiri olup mutsuz oluyorlar. Bilinçaltında hayatımızla ilgili değiştirilmesi gereken birçok şey vardır. İnancınızı değiştirin ki hayatınız değişsin. Bu hayatta öğreneceğiniz en önemli şey budur. Düşüncelerinizi yalnız siz seçiyorsunuz ve düşünceler hayatınızı biçimlendiriyor.
% 100 DÜŞÜNCE GÜCÜ ' nden... JACK ENSIGN ADDINGTON
Çeviren : Birol Çetinkaya
MUTLULUK ÜZERİNE ÜÇ TEZ
Mutluluk üzerine üç tez ileri süreceğim . İlk olarak sükunet ", uzun süreli bir mutluluk duygusuyla ve böylece ruhun münasip bir düzene sahip olması nosyonuyla bağlantılıdır. Mutluluk en iyi şekilde sükûnet terimleriyle anlaşılır. Mutluluğun genel bir özelliğinin, onun mutluluk ile huzurun arasındaki bağlantıyı yakalamak olduğu düşünülür. Bu huzur herhangi önemli bir çatışmanın olmaması anlamındadır; derin bir sükûnettir. Dahası, bir amaca doğru hareket etmekten ziyade, bir durağa gelmek gibi bir şeydir. Bir boşluktan, bir boşluğun üstesinden gelmekten ziyade, bir son durum, bir tamamlama, bir gerçekleştirmedir. Yunanca "ataraksiya" terimi İngilizce'ye genellikle "Tranquillity" (Sükûn) olarak çevrilir, bu terim Aristoteles ile Ptaton 'un kullandığı "euidaimonia" kelimesinin doğal rakibidir. Bu ikincisi genellikle "mutluluk" ve nadiren de "huzur" diye çevrilir; ataraksiya çevrilmesi zor bir kelimedir, sükun yaklaşık bir anlama sahiptir. Mutluluğu sükûnet olarak anlamak, mutluluğun düşmanını kaygı olduğunu görmemize yardımcı olur, Kaygı kelimesiyle şu ya da bu konudan duyulan -örneğin Ajanlar sizi yakalamadan Nebuchadnezzara geri dönüp dönemeyeceğiniz türünden- kaygıyı değil, hayatın uyumdan uzaklığı, istikrarsızlığı, doğru gitmemesi, dağılacağı türünden geceleri uyumanızı engelleyen "zihne takılmış kıymık" gibi bir kaygıyı kastediyoruın. Bu, beni mutluluğa dair ikinci tezime getiriyor. Temel görüşlerden biri mutluluğu ataraksiya (sükûnet) ile ilişkilendirirken, diğerleri Aristoteles 'i takip ederek mutluluğu faaliyet (energeia) ile ilişkilendirir. Stoacılar ile Aristotelesçiler arasındaki tartışma, temel seçenekler sunuyor. Aristoteles mutluluğa- ruhun mükemmellikle (arete) uyumlu faaliyeti olarak tanımlıyor. Mutluluk summum bonum 'dur ve bir insan için en yüksek iyi, onun uygun işlevine (ergon), yani ruhuna uygun iş veya faaliyetteki mükemmelliğine dayanıyor. Burada "harici iyilere" de (mesela düzgün yiyecek, güvenli ortam gibi) yer var; mutluluk sadece erdemin uygulanması değildir. Buna mutluluğun nesnel tanımı diyebiliriz ve bu tanım birçok aşikâr avantajlara sahiptir. Bu tanım bize mutluluk iddialarını değerlendirmek ve insanların (örneğin Matrix'te olduğu gibi) insan-akülerden daha fazla bir şey olmadığı durumlarda mutlu olduklarını sanmalarında hatalı olduklarını açıklamak için araçlar sunuyor. Daha önce de söylediğimiz gibi, bu tanım "mutlu köle" ve "mutlu tiran" sorunlarına da uygulanabilir. Mutluluğun ahlakla ve bir insanın hayatını bir bütün olarak nasıl sürdürdüğüyle ilişkilendiriyor. Mutluluk ile halinden memnun olmaya birbirinden ayırmak için bir yapı sunuyor. Ruh, doğal işlev, mükemmellik, meşhur kuramsal ve pratik erdemi uzlaştırma güçlüğünü bir yana koysak bile, bu tanım mutluluğun tecrübe edilişiyle temiz bir şekilde bağlanmıyor. Aristoteles mükemmelliğin (arete) bir pathos olmadığını söylüyor (Nikamakhos'un Ahlakı II v.3) ve hiçbir yerde mutluluğun bir duygu (bir pathos) olduğunu söylemiyor. Mutluluk bir energeia olduğuna göre, onun faal olma durumu "pathos" teriminin akla getirdiği pasiflikle uyumsuz görünüyor. Ve tanımı gereği duygu olmayan erdemlerle uyum içinde olan faaliyet olarak mutluluğu bir duygu veya heyecan olarak anlaması tuhaf olurdu. Mutluluk daha ziyade Neo'nun aktif karar vermesi, kendisi ile dünya hakkında gerçeği keşfetmesidir, yoksa kırmızı elbiseli kadınla sanal bir ilişki değil. Nihayet mutlulukla ilgili üçüncü tez: iki temel alternatif mutluluk görüşünden hiçbiri tek başına yeterli değildir. Aristotelesçi mutluluk için neden böyle olduğuna dair daha önce bazı sebepler göstermiştim. Mutluluğun sükûnet ile ilişkilendirilmesini onaylamış olmama rağmen, benim açımdan bu ilişkiyi bir düzeltme yapmadan kabul etmek mümkün değil. Mutluluğun sükûnet olarak gören bakış açısı, onu apatheia ile, tutkusuzlukla, bütün duygulara aynı mesafede olma, uzaklık, kayıtsızlıkla ilişkilendirme eğilimindedir. Bunun sebebi bizzat sükûnetin huzurla, barış içinde olmayla ve bahsettiğimiz diğer niteliklerle ilişkili olması, öte yandan, tutkuların, heyecanların, bağlılığın telaşla, uyumsuzlukla, hareketle ilişkili olmasıdır. Sakin bir hayat yaşamak böyle anlaşılınca, haklı olarak onun çorak, kuru, ilhamsız ve insan hayatındaki değerli birçok şeyden yoksun olduğunu düşünürüz. Sükûnet olarak mutluluk, bu uzun süreli, yapısal anlamıyla, gündelik hayattaki halinden memnun olmama ve kaygıyla uyumludur. Bu anlamda sakin bir hayattan çok, bir insanın temel duruşundaki denge, tutarlılık, oturmuşluk anlamına gelir. Yaşanan tecrübeler düzeyinde in- san, bu tanıma göre, gerçekten her türlü tutkuyu, bağlılığı, düşkünlüğü yaşayabilir. Hatta bunlar bazen fırtınalı bile olabilir: elbette bunlar insanın mutluluğunu, ruh hali anlamında riske eder ve yine aynı anlamda bir insanın mutluluğunu başkalarının ellerine teslim ederler.
Charles L.Griswold-Boston Üniversitesi Felsefe Profesörü